11 EYLÜL'ÜN PERDE ARKASI NİÇİN AÇIKLANMIYOR?
Sayın Devlet Başkanı,
11 Eylül olayı gerçekten korkunç bir olaydı. Dünyanın neresinde olursa olsun masum insanların öldürülmesi, üzüntü ve elem vericidir. Ülkemiz, olaylardan hemen sonra bu tür olayların müsebbiplerini nefretle kınadığını, geri kalanlara ise başsağlığı dileyerek onların acılarını paylaştığını ifade etti. Tüm devletler, yurttaşlarının canlarını, mallarını ve saygınlıklarını korumakla görevlidir. Söylendiği kadarıyla devletiniz geniş bir istihbarat ve güvenlik sistemine sahiptir. Hatta muhaliflerini yurt dışında bile avlamaktadır. 11 Eylül olayı basit bir operasyon değildi. Bu operasyonun istihbarat ve güvenlik sistemleriyle koordine edilmeden veya bunlara nüfuz edilmeden planlanıp uygulanması mümkün müdür? Kuşkusuz bu mantıklı bir ihtimaldir. Konunun bu boyutları niçin şimdiye kadar gizli kaldı? Bu konuda kimlerin kusurlu olduğu konusunda neden açıklama yapılmıyor? Niçin bunların müsebbipleri ve bu konuda kusuru bulunanlar mahkeme edilmiyor?
Sayın Devlet Başkanı,
Her devletin görevi vatandaşı için huzur ve güven ortamı yaratmaktır. Sizin ülkenizin halkı ve dünyanın bunalımlı bölgelerindeki ülkelerin halkları, birkaç yıldır güven duygusu hissetmiyor. 11 Eylül’den sonra bu olaydan zarar görenlerin ve bu olaydan etkilenen Amerikan halkının psikolojik travmasını iyileştirmeye çalışmak yerine bazı Batlı medya organları güvensizlik ortamını körükledi ve sürekli bir terörist saldırı ihtimalinden söz ederek halkı korku ve dehşet ortamında tuttu. Acaba bu Amerikan halkına hizmet midir? Acaba korku ve dehşetin yarattığı hasarlar ölçülebilir mi?
Düşünün ki Amerikan vatandaşları, her yerde bir saldırı ihtimali olduğunu düşünüyor, caddelerde, iş yerlerinde ve evlerinde güvensizlik hissediyor. Bu durum kimin hoşuna gidiyor? Medya huzur ve güven yerine neden güvensizlik aşılıyor? Bazıları bu propagandaların Afganistan’a saldırı için ortam yaratmaya dönük olduğuna inanıyor. Bu noktada medyaya değinmek gerekiyor. Doğru haber verme, bir emanet olan haberin doğru bir şekilde yayılması, insani ve kabul edilebilir bir basın ilkesidir. Bazı Batılı medya organlarının bu ilkeye uymadığını derin bir üzüntüyle belirtmek isterim. Irak’a saldırının asıl bahanesi kitle imha silahlarının varlığıydı. Halkın buna inandırılması ve Irak’a saldırıya zemin hazırlanması için bu konu sürekli tekrar edildi. Yalan ve yapay bir atmosferde hakikat kaybolmuyor mu? Acaba hakikatin kaybolması yukarıda sözü edilen değerlerle bağdaşıyor mu? Acaba hakikat, Allah katında da kayıp mı oluyor?
IRAK'A SALDIRININ HALKINA FAYDASI NE?
Sayın Devlet Başkanı,
Tüm ülkelerde devletlerinin hazinesi için para ödeyen ve devletlerinden de hizmet bekleyen halktır. Soru şu: Irak’a asker sevk etmek için yıllık ayrılan yüz milyarlarca dolarlık bütçenin halk için getirisi nedir? Zatıalinizin de bildiği gibi ülkenizdeki bazı eyaletlerde bulunan halk, yoksulluk ve sıkıntı içindedir. Binlerce kişi evsiz barksız yaşıyor. İşsizlik büyük bir sorun ve bu sorun aşağı yukarı tüm ülkelerde de mevcut. Bu şartlar altında halkın hazinesinden bu büyüklükte bir bütçe ayrılması, bu büyüklükteki bir asker sevkıyatını, izah etmeye yetiyor mu veya bunlar, yukarda söylenen ilkelerle bağdaşıyor mu?
BUSH'A SORULAR, SORULAR, SORULAR
Sayın Devlet Başkanı,
Söylendiğine göre bugün dünya halklarının sorunlarının bir kısmı, bizim bölgemiz ve sizin halkınızdır. En azından bir kısmını tasdik edeceğiniz üzere size söylemek istediğim asıl şey şudur: Yöneticilerin belirli dönemleri vardır ve yöneticiler ebedi değildir. Ama onların isimleri tarihte ebedi kalacaktır. Yakın ve uzak gelecekte tarih hükmünü verecektir.
Halk, bizim dönemimizde neler olduğunu söyleyecek. Acaba halklarımız için refah, huzur ve güvenlik mi yoksa güvensizlik ve işsizlik mi getirdik? Acaba adaleti mi ayakta tuttuk yoksa büyük bir kesimin yoksulluğu ve imkânsızlığı pahasına küçük bir grubu mu himaye ettik? Acaba küçük bir kesimi servete ve makama kavuşturarak onların rızasını kazanmayı Allah’ın ve halkın rızasına tercih mi ettik? Acaba halkın ve mahrumların haklarını mı savunduk yoksa onların haklarını görmezden mi geldik? Acaba dünyanın her yerindeki insanların haklarını mı savunduk yoksa savaş dayatarak yasal olmayan bir şekilde başka ülkelerin iç işlerine müdahale mi ettik ya da korkunç zindanlar kurarak insanları buralara mı doldurduk?
Acaba dünyada güvenlik ve barış için mi çaba sarf ettik yoksa güç ve tehdit bulutlarını dünyanın her tarafına mı yaydık? Acaba kendi halkımıza ve dünya halklarına doğru mu söyledik yoksa hakikatleri mi çarpıttık. Acaba halkların taraftarı mı olduk yoksa işgalcilerin ve zalimlerin taraftarı mı olduk? Acaba hükümetimizde mantık, akıl, ahlak, barış, sorumlu davranma, adaleti yayma, halka hizmet, refah, ilerleme ve insan haysiyetinin korunması mı hâkim oldu yoksa silah gücü, tehdit, güvensizlik, halka aldırış etmeme, halkların ilerlemesini ve gelişmesini önleme ve hakların çiğnenmesi mi? Nihayet bunların hepsi söylenecek… Yemin ettiğimiz üzere asli görevimiz olan halka hizmete ve Peygamberlerin öğretilerine bağlı kaldık mı kalmadık mı?
Sayın Devlet Başkanı,
Dünya bu duruma daha ne kadar tahammül edebilir? Bu süreçle dünya hangi yöne gidecek? Dünya halkları daha ne zamana kadar bazı yöneticilerin doğru olmayan kararlarının bedelini ödeyecek? Daha ne zaman kadar kitle imha silahlarının güvensizlik bulutu, dünya halklarının başında dolaşacak? Kadın erkek ve çocukların kanlarının daha ne zamana kadar caddelere ve sokaklara akıtılması ve insanların evlerinin daha ne zamana kadar başlarına yıkılması gerekiyor? Zatıâliniz dünyanın bu durumundan hoşnut musunuz? Mevcut politikaların sürebileceğini düşünüyor musunuz?
Asker sevk etmek için harcanan yüz milyarlarca dolar, zayıf ülkelere yardım, sağlık koşullarının iyileştirilmesi, hastalıklarla mücadele, düşünsel ve bedensel gelişim için eğitim, doğal felaketlerden dolayı zarar görenler için yardım, iş alanları yaratmak, üretim, bayındırlık, fakirliğin ve mahrumiyetin ortadan kaldırılması, barış, ülkeler arasındaki sorunların çözümü, milliyet, ırk vs. savaşlarının önlenmesi, için harcansaydı, bugünün dünyası acaba nasıl bir durumda olurdu? Sizin ülkenizin halkları da bundan dolayı şeref ve gurur duymaz mıydı? Sizin siyasi, devletinizin ve halkınızın ise ekonomik durumu daha güçlü olmaz mıydı? Büyük bir üzüntüyle belirteyim ki dünya halklarının Amerikan devletine yönelik artan nefreti olur muydu?
Sayın Devlet başkanı kimseyi kırıp incitmek niyetinde değilim. Bugün Hz. İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, Yusuf veya İsa (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun) olsaydı, bütün bu yapılanlar karşısında nasıl bir hüküm verirdi? Adaletin tüm yeryüzünü kaplayacağı gün, Hz. İsa Mesih gelip bize bir rol verecek mi veya bizi kabul edecek mi?
ANAHTAR SORU
Anahtar sorum şu: Dünya halklarıyla anlaşmanın daha iyi bir rolü yok mu? Bugün dünyada milyarlarca Hıristiyan, milyarlarca Müslüman ve milyonlarca da Hz. Musa öğretilerinin takipçisi bulunuyor. Tüm ilahi dinler, tek bir kelimede birleşiyor. Bu kelime de Tevhid’dir. Yani Allah’tan başka ilahın bulunmadığı tek tanrıya inanmak… Kur’an-ı Kerim bu ortak kelimeyi vurguluyor ve tüm ilahi dinlerin takipçilerini buna davet ederek şöyle diyor:
“De ki ey kitap ehli, sizin ve bizim aramızda ortak olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a tapalım, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birimiz diğerini Allah’tan başka rab edinmesin” (Al-İmran: 64)
Sayın Devlet Başkanı,
İlahi kelamın da belirttiği üzere tek bir Allah’a tapmaya ve ilahi peygamberlere uymaya davet ediliyoruz. Her türlü gücün üstünde olan ve gücü yer şeye yeten, gizlide açıkta, geçmişte, gelecekte olan her şeyi de, kullarının kalplerinden geçirdiklerini de bilen ve kullarının amellerini kaydeden Allah’a tapınmak. Yerlerin ve göklerin maliki olan ve tüm âlemlerin meliki olan Allah’a… Tüm âlemlerin tedbiri onun elindedir. O, tüm kullarının günahlarını bağışlamayı vaat etmiştir. O, mazlumların dostu, zalimlerin düşmanıdır. Rahman ve rahimdir. Müminlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kullarının amellerini izler. Kullarını imana ve salih amele davet eder. Onlardan hak yönünde adım atmasını ve bu yolda sabit durmasını ister. Kullarını, resullerine itaate davet eder ve onların amellerine şahit ve nâzırdır. Kötü sonun yalnızca bu dünya hayatını tercih edenlere, onun emirlerine isyan edip onun kullarına zulmedenlere ait olduğunu söyler. Sonsuz iyiliğin ve cennetin ise onun yüceliğinden ve makamından korkanlara ve kendi hevasına uymayanlara ait olduğunu bildirir.
Biz, peygamberlerin öğretilerine dönüşün tek kurtuluş ve mutluluk yolu olduğuna inanıyoruz. Zatıâlinizin Hz. Mesih’in (as) öğretilerine ilgi duyduğunuzu ve Allah’ın vaadiyle aalihlerin yeryüzündeki ilahi hükümetine inandığınızı duydum. Biz de Hz. İsa Mesih’i (as) yüce ilahi peygamberlerden biri olarak görüyoruz. Kur’an-ı Kerim onu defalarca yüceltmiştir. Ve şu söz Hz. Mesih’ten (as) nakledilmiştir: “Benim ve sizin rabbimiz Allah’tır. O halde ona kulluk edin, sırat-ı mustakim budur.” (Kur’an-ı Kerim, Meryem Suresi: 36)
Allah’a kulluk ve itaat, tüm ilahi peygamberlerin şiarıdır. Allah, tüm Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Okyanusya, halklarının tanrısıdır. Tüm âlem birdir ve tüm kullarının hidayetini, izzetini isteyen, insanlara üstünlük bahşeden yüce Allah’tır. Şu, İlahi kelamdandır: “Kadir ve müteal olan Allah, peygamberlerini insanların hidayeti için açık mucizelerle ve delillerle göndermiştir, ta ki Allah’ın ayetlerini onlara göstersin ve onları günahtan temizleyebilsin diye. Kitabı ve mizanı göndermiştir ta ki insanlar karşısında adaleti ayakta tutsunlar ve tuğyandan sakınsınlar diye.”
SENİN VE BENİM HESABIM KOLAY OLMAYACAK
Bütün bu ayetler, Kitab-ı Mukaddes’te de bir şekilde geçmektedir. İlahi Peygamberler vaat etmiştir ki: “Tüm insanların amellerinin karşılığını görmesi için Allah’ın huzurunda toplanacağı gün gelecektir. İyiler cennete gönderilecek, günahkarlar da ilahi azaba uğrayacaktır” sanıyorum her ikimiz de bu güne inanıyoruz ama; Bizim hesabımız kolay olmayacak. Zira bizler, davranışlarımızın hayatlarında etki bıraktığı kimseler ve halk karşısında cevap verici konumdayız. Peygamberler, tevhid esasındaki barışı, huzuru, adaleti ve insan saygınlığını tüm insanlar için istemiştir. Hepimiz bu ilkelere yani tevhide, adalete, insanın izzet ve saygınlığının korunmasına ve kıyamet gününe inanırsak, Allah’a itaatten ve Peygamberlerin öğretilerine uymadan uzaklaşmanın bir sonucu olan bugünkü sorunlara galip gelinemez mi? Ve daha iyi ve güzel bir rol oynanamaz mı? Bu ilkelere inanmak, barışı, dostluğu ve adaleti genişletip bunu garanti etmez mi? Yazılı olan veya olmayan bu ilkeler, dünya halklarının çoğunun ilkesi değil mi? Zatıaliniz bu davete icabet etmiyor musunuz? İlahi Peygamberlerin öğretilerinin hakikatine, tevhide, adalete, insan saygınlığının korunmasına, Allah’a ve Resullerine itaate…
Sayın Devlet Başkanı,
Tarih gösteriyor ki, hükümetler, zulüm yolunda olursa, kalıcı olamaz. Allah, insanlığın yazgısını onların eline bırakmamıştır. Hükümetlerin isteklerinin ve tedbirlerinin aksine gelişen birçok olay olmuştur. Yaşanan olaylar, daha üstün bir gücün tüm işleri idare ettiğini göstermiştir.
Sayın Devlet Başkanı,
Bugün dünyada yaşanan gelişmelerin ve değişimlerin nişaneleri inkar edilebilir mi? Bugünkü durum on sene öncesiyle mukayese edilebilir. Çok hızlı ve geniş kapsamlı bir değişim söz konusudur.
DÜNYA RAHATSIZ
Dünya halkları mevcut durumdan hoşnut değildir. Dünyada etkin olan bazı yöneticilerin vaatlerine ve açıklamalarına daha az güvenmektedir. Dünyanın birçok yerindeki insanlar, güvensizlik hissetmektedir, insanlar güvensizliğin ve savaşların yayılmasına karşıdır ve çifte standartlı politikaları kabul etmemektedir. İnsanlar zenginlerle yoksullar, müreffeh ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki ayrışmaya itiraz etmektedir. İnsanlar artan fesattan nefret duymaktadır. Birçok ülkedeki halk, kültürlerinde saldırganlık bulunan, insanların evlerini başlarına yıkan, muhabbet ve şefkati az olan yapılardan rahatsızdır. Dünya halkları, uluslar arası kurumlar konusunda iyimser değil, zira onların hakları bu kurumlar tarafından yerine getirilmemektedir.
Batı liberalizmi ve demokrasisi, insanlığı kendi ideallerine yaklaştıramamıştır. Bugün bu iki kavram iflas etmiştir. Dünyadaki düşünce ve akıl sahipleri liberal demokrasi düzeninin ve düşüncesinin yıkılış sesini açıkça işitmektedir. Bugün dünya halklarının teveccühü bir merkeze yönelmiştir. Bu merkez de Tek olan Allah’tır ve elbette ki insanlar sorunlar karşısında tevhide ve peygamberlerin öğretilerine tutunmaktadır. Bunlar galip gelecektir. Benim ciddi sorum şu: Siz de onlarla birlikte olmak istemez misiniz?
Sayın Devlet Başkanı,
Biz istesek de istemesek de dünya tevhide ve adalete doğru ilerlemektedir. Allah’ın iradesi her şeye galip gelecektir. Selam hidayete tabi olanlara olsun.
Mahmud Ahmedinejad,
İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı"
"Baya uzun gibi bir mektup görünsede kısa sürede okuyabileceğinize eminim, saygılar

"