Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz

 
Gelişmiş Arama

40729 Mesaj 3538 Konu- Gönderen: 7161 Üye - Son üye: gozdeclk
Boğaziçi Üniversitesi ForumuGenelOn The Road To Find Outsizce akp tam anlamiyla merkez sag bir parti mi?
Sayfa: 1 2 3 [4]
Yazdır
Gönderen Konu: sizce akp tam anlamiyla merkez sag bir parti mi?  (Okunma Sayısı 11006 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
melihist
Evrensel Gözlemci
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 35


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #45 : Eylül 27, 2007, 03:10:49 ÖS »

yani yasa çıksa ve türbanlı öğrenci sayısı bugünkü sayısının beş katına çıksa ne olurki? burda insanların ne şekilde türbanı seçtikleri önemlidir. Birileri zorla birilerine örtüyü geçiriyorsa yanlış. birileri sırf bir yerlerden nemalanmak için başına örtüyü geçiriyorsa yanlış. Aynı birilerine ya inancından (yanlış ya da doğru inanç farketmez)ya da eğitim hakkından vazgeç denmesi gibi yanlış. Ben bir dönem olan serbestlikten bahsetmişim siz sayın arkadaşım bana üniversitelerde öldürülenlerden bahsetmişsiniz. iyi güzel ama bu bir kanunuszluktur ve cehaletin örneğidir. Bunun mevzu ile ne alakası var. Pardon şu an birileri birilerini diyelim ki bir yerlerde öldürmüyor, bununla halihazırdaki başörtüsü yasağının ne alakası var? Eğer bugün sırf dini nedenlerden dolayı birileri birilerini öldürecek diye endişeniz varsa, bugün itibari ile bu işin yapılması için potansiyel neden olarak addedilebilecek şeyler bile var. (vay sizin gibiler bizim bacılarımızı neden okula almıyorsunuz felsefesi mesela.) Ben heryerin bizim okulumuz gibi olduğunu düşündüğüm için o örneği vermedim zaten. Sadece bu okulda kısmi bir serbestlik varken kim kime baskı yapmış dedim. Ve şu sonuca varmış olmanızı ümit ettim. Demekki başörtüsü serbestisi insanlarda baskı yapma güdüsünü uyandırmıyor. Olaki baskı var bu baskının neden bu serbesti değil başka birşeydir.(mesela cehalet) demenizi beklerdim açıkcası.


Dp döneminin meşhur lafı değil mi siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz:) bu cümle doğru yanlış ayrı mevzu. Peki kim isterse hilafet gelir ya da kim istemezse hilafet gelmez. ya da kim isterse demokrasi gelir ya da kim istemezse gider. ya da kim isterse cumhuriyet gelir ya da kim isterse gider. Ya da kim isterse şeriat gelir ya da kim istemezse gelmez. Yani burda bütün sahip olduğum düşüncelerden soyutlamaya calışıyorum kendimi ve bu sorulara cevaplar arıyorum. Kimdir bu memlekette hakimiyetin sahibi? Bunu düşünüyorum. ( ve gelecek cevapları az çok tahmin ediyorum. göbek kaşıtma bu sıralar moda)

Ve bazı şahısların dinlenilip dinlenilmediğinden bahsetmişsiniz. ODTÜ rektörü, barolar birligi başkanlıgğı ve sn çetinkaya galiba. Çok güzel birikimli insanlar olduğunu düşündüğüm insanlar. En azından konuştuklarında birilerinin kulak kabartacağı şahsiyetler. Ama lütfen çizgilerimizi kendimiz belirleyelim. İnsanların dediklerini dinleyelim(duyalım anlamında)ama sorgulayalım üzerine düşünelim. Ve mümkünse kendi içselliğimizde eritelim. Yoksa fanatikleşebiiriz. Ve fanatiklik sağlı sollu, ortalı kenarlı, üstlü altlı(başka ne kadar şey varsa) bize fayda sağlamaz.

böyle işte. neyse hafiften bir yazı daha kopyalayasım var bu mevzulara dair.. bugünlerinde damarlarımıza zerk edilen korkulara dair.
Logged
melihist
Evrensel Gözlemci
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 35


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #46 : Eylül 27, 2007, 03:16:53 ÖS »

Asırlık senaryolarda size düşen korkmak!


Yeni bir korku dalgası yükseliyor; Malezya olur muyuz, Türban üniversitede serbest kalırsa herkes kapanır mı, laik sistem çöküyor mu? Bütün bunlar sebepsiz değil. Samsun’dan İstanbul’a gitmekte olan bir otobüs namaz molası verdi ya!

Milllî Mücadele döneminden bile daha derin bir karanlığa sürüklenmekte olduğumuz şu günlerde!’ yine korkacak bir sürü sebebimiz var. Siz görmeseniz de, dokunamasanız da korku canavarları var ve onlar mütemadiyen işbaşındalar, inanın!

Tam da savaş cenderesi içinde bağımsızlık mücadelesi sırasında yazıldı “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” dizesi. Oysa ne kadar da çok korktuk. Çikita muzdan, özel televizyon kanallarından, dövizden, telsizden, cep telefonundan ve son aylarda da Çankaya Köşkü’ne çıkacak saç telinden... Bir yandan destansı methiyelerle gurur duyarken, diğer yandan her an sokaktan kapacağı enfeksiyonla yatağa düşecek çocuk gibi endişelendik Cumhuriyet için.

Mesela Cumhuriyetin değerlerini sindirememiş yobazlar, bizi hep cehalet dönemine götürmek istediler! Ya bizi bölmek isteyen Kürtlere ne demeliydi? Ya emperyalist Batı’ya ve de Komünist Rusya’ya ve onların içimizdeki işbirlikçilerine. Belki de bunların azılısı, içimize sinsi sinsi yerleşen Avrupa Birliği idi. Hâlbuki başlangıçta her şey ne güzeldi. Neredeyse yıllarca burnumuzda tüten karşılıksız bir sevda beslediğimiz platonik sevgilimiz gibiydi Batı. Ama o da asıl yüzünü göstermekte hiç gecikmedi!...

MİTİNGLERDEKİ YÜZBİNLERİN KORKUSU

Geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin üç büyük şehrinin meydanlarını dolduran insanların ortak noktaları bir şeylerden korkmuş olmaları değil miydi? Kilometrelerce yol kat edip geldikleri meydanlarda ‘ne kadar az korktuklarını’ öğrendiler üstelik. Eğer kürsüdekilerin bildiklerini bilselerdi ‘az değil çok korkarlardı.’ Ah bir bilseydiler başlarına gelecekleri! Tandoğan’da ve Çağlayan’da toplananların sivillikleri tartışıladursun ama ortada bir korku siyasetinin yürürlükte olduğu su götürmez bir gerçekti.

Milliyetçilik üzerine yaptığı çalışmalarıyla bilinen Tanıl Bora, dile getirilen korkuların “yaşam tarzlarını korumak” şeklinde meşrulaştırıldığını düşünüyor. Bora, katılımcıları şehirli, laik, orta sınıfa mensup kişiler olarak tanımlıyor ve “kaybedecek şeyleri olanlar” olarak diğerlerinden ayrıştırıyor. “Hayat tarzını korumak” şeklinde işlenen politik söylemin altında orta sınıfın lüks lokantalara girmek veya plazalardan alışveriş yapmak gibi oldukça yalın bir kaygı olduğuna dikkat çekiyor. Bora’ya göre mitinglere katılan orta sınıf, alışveriş yapmak üzere girdiği dev plazalarda, iş sınavlarında ve büyük holdinglerde kendilerine benzemeyen yeni bir orta sınıfla karşılaşmaktan dolayı ürkmüş durumda. Statü korkusu! Bora, tahsilli, şehirli orta sınıfın birikimini ve kariyer beklentilerinin tehlikeye düşmesi gibi toplumsal ekonomik temelli kaygının politik bir etiketle dile getirildiğini belirtiyor. Üstelik Bora’ya göre bu hayat tarzı “sahip çıkılacak” bir değer falan da değildir, hiçbir ufuk da vaat etmez. Yani orta sınıf, işsizlik, ekonomik istikrarsızlık yerine politik bir kutsallar manzumesine tutunarak, korkusunu meşrulaştırıyor.

Henüz gerçekleşmemiş yakın ve muhtemel tehlikeden söz eden bir siyasi projeyi, toplumun tüm kesimlerine ızdırap veren sorunlara, mesela işsizliğe çözüm üreten siyasi projeye tercih edebilir miyiz? Prof. Dr. Levent Köker’e göre dayanağı korku olan her siyasi proje, despotik veya otoriter bir düzene kayabilir. Köker’in ihtimal olarak belirttiği durum, Türk siyasetinin hep gündeminde kaldı. 22 Temmuz’da siyasi partiler anlamlı, alternatif siyaset üretmek yerine korku senaryolarını dillerine dolamışlardı. Uzmanlığı seçmen davranışı üzerine olan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Ali Çarkoğlu, korkularla birlikte seçmenlerin güvenlik ve tehdit algılarıyla oynandığına işaret ediyor.

ŞERİAT GELECEK Mİ?

Korku ‘dil’de durduğu gibi durmuyor; baskıyı, demokrasi dışılığı, hukuksuzluğu meşrulaştıran işlev de görüyor. Siyaset bilimci ve Muhafazakarlık kitabının yazarı Bekir Berat Özipek ise daha önce toplum katında olmayan korkunun siyaseten pompalandığını ve bunun geçen seçimlerde siyasi mücadelede sonuç getirici bir yöntem olarak kullanıldığı görüşünde.

Dile getirilen her bir korkunun bir mazisi, cemaziyelevveli var. Bugün ‘Malezya olur muyuz?’ şeklinde dile getirilen, en son 27 Nisan ve 28 Şubat’ın gerekçeleri sayılan “şeriat korkusu” ise, millet içinde değil ama devlette hep vardı. Çok partili hayata geçiş arifesinde Demokrat Parti’nin kuruluşu için icazet almaya giden Celal Bayar, daha önce hüsranla sonuçlanan Terakkiperver tecrübesini hatırlatan İsmet İnönü’ye “din” konusunda teminat vermek durumunda kalır.

1950 yılında Demokrat Parti ezanın dilini serbest bıraktığında da, devlet rahatsız olur. 27 Mayıs Darbesi’ni yapan subaylar o güne kadar desteklemekte oldukları DP’ye ilişkin ilk itirazlarının bu serbestlikle başladığını daha sonra anılarında ifşa ederler. DP’nin bu uygulaması, 10 yıl boyunca askerî koğuşlarda gizlice yapılacak darbe planlarının esaslı bir müşevvikliği olur.


KORKU İÇİN ÇÖZÜMSÜZLÜK GEREK!

28 Şubat postmodern darbesinde şeriat korkusu işlevsel bir rol oynayarak iktidar değişikliğine yol açtı. 27 Nisan e-bildirisi de hâlâ bu korkunun önemli siyasi sonuçlar elde etmenin bir kaynağı olabileceğini gösteriyor.

2000’li yılların başından itibaren “İslam”a yönelik tehdit ve korku algısı 11 Eylül ile birlikte küresel bir tehlikeye dönüşür. Amerika kökenli İslamofobi yalnızca Amerikan halkını güvenliği pahasına rafa kaldırdığı özgürlüklerinden mahrum etmez, Avrupa’da ve özellikle Türkiye’deki yerel korkuyu evrensele dönüştürür. Artık küreselleşen korku ile birlikte başörtüsü yasağı, Türkiye’nin Fransa’ya ihraç ettiği uluslararası bir tehlikenin ürünüdür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de İslamofobiyi temel hak ve özgürlüklere yeğler. Mahkeme’nin son dönemde başörtüsü ve parti kapatma davalarındaki kararları, bu etkinin derecesini gösteren birkaç örnekten biridir.

Bugün Kuzey Irak’ta tecelli eden Kürt devleti korkusunun yüzyıllık bir geçmişi vardır. 1980 sonrası kuşak, Kürt sorununu PKK ile tanıdı. Kürt meselesi 1980 sonrasında PKK ile yakın tehlikeden mevcut tehlikeye dönüştü. Bugün Kuzey Irak meselesi ile eklemlenerek daha büyük bir tehlike olarak ortaya çıkan Kürt sorununa suyun bu tarafının nasıl yaklaştığını izlemek gerekiyor. Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. İhsan Dağı’ya göre Kuzey Irak’ta sorun yalnızca Barzani veya PKK değil. Sorun, Türkiye’nin güvenlik ve dış politikasında “Türkiye’nin dört bir yanı düşmanlarla çevrili” korkusunu tetikleyen militer yapının kendi gücünü “çözümsüzlük” üzerinden güçlü tutma alışkanlığıdır. Dağı’ya göre militer kültür kendini yeniden üretebilmek ve toplumu avucunda tutabilmek için dış mihraklara ihtiyaç duymaktadır. Türk demokrasisi çoğulculuk ve insan hakları konusunda kaydedilen tüm gelişmeler dış mihraklar şeklindeki politika ile tehdit ediliyor. Prof. Dağı, güvenlik ve dış politika yapımı ve tasarımının devlet seçkinleri tarafından hükümetlerden ve sivil siyasetten sürekli çalınmasını Türkiye’nin demokratikleşme çabasının önünde engel olarak görüyor.

KORKUYORSANIZ GÜÇLÜYE BOYUN EĞİN

Korku siyasetinin en önemli sonucu güç sahiplerinin dayattığı tek bir çözüm önerisine mahkum olmak. Sorun anlatılması güç bir tehlike ve tehdit içermektedir, o halde iş kökten bitirilecektir. Siyaset bilimci Prof. Dr. Atilla Yayla kamu otoriteleri-görevlileri Kürt meselesini salt asayiş problemi olarak görmeyi ve takdim etmeyi ısrarla sürdürmelerinin çözümü de engellediğini dile getiriyor. Prof. Yayla’nın belirttiği gibi, Cumhuriyet tarihi boyunca asayiş meselesi olarak görülen Kürt sorununa 1925’teki Şeyh Sait İsyanı sonucunda Takrir-i Sükun ve İstiklal Mahkemeleri ile, 1927 yılı sonrasında ise bir gömlek daha az şiddet içeren Umumi Müfettişlikler ile yakın zamana kadar da olağanüstü hal gibi antidemokratik yasa ve uygulamalarla yaklaşıldı.

Tek parti döneminde bölünme korkusu hafızalarda o kadar canlıydı ki, tehdit sayılan Kürtlerle ancak şiddet yoluyla baş edilebilirdi. 1927’den itibaren tek parti döneminde doğu illeri ancak geniş askerî, idari yetkilerle donatılmış askerî valilerle idare edilebiliyordu. 1943’te İsmet Paşa’lı yıllarda 33 Kürt vatandaşın vurulması ile son bulan Özalp Olayı konuyu özetler. İnönü’nün damadı Metin Toker’e göre doğu’da Kürtçülüğün cirit atması karşısında tehlikeli olduklarından kuşkulanılan birtakım kimselerin sessiz sedasız ortadan kaldırılmasıdır bu olay. 33 kişi toplu halde İran’a sınırına götürülüp, kaçıyorlar diye kurşunlanmıştır.

Kürt meselesine yönelik tehdit algılamasının yükseldiği bir diğer dönemdir 1959 yılı. Dönemin içişleri bakanına vermek üzere hazırlanan MİT raporunda Ankara ve İstanbul’daki üniversiteli gençler arasında Kürtçülük faaliyetinin arttığı, 1958’de Irak’ta Kral Faysal’ın devrilmesinin ardından hazırlanan geçici anayasada “Irak halkının Arap ve Kürtlerden oluştuğu” ibaresinin Türkiye’deki Kürtleri de etkileyeceği ve buna karşı önlem alınması gerektiği yazılıdır. Bunun için Kürt aydınlarından 1000 kişi uzaklaştırılırsa, bahsedilen tehlikenin bertaraf edileceği belirtilir. Hükümet içinde ciddi görüş ayrılıklarına neden olan bu karar müzakere edilir ve sayısı indirilerek onaylanır. Bunu üzerine, askerî savcılıktan 50 tutuklama müzakeresi boş olarak alınır ve imzalanır. MİT 50 Kürt aydını tutuklar, biri tutuklama sırasında ölür ancak 49 tutuklu kalır. 1980’lerden sonra görülmüştü ki, her tehlike algılaması ve verilen sert tepki, problemi içinden çıkılmaz bir bataklığa dönüştürmüştü.

KOMÜNİZM ÖCÜSÜYLE CADI AVI

Bugün hatırı sayılır bir etkisi yok; ancak Sovyetler Birliği’nin 1980’lerin ortasında çöküşüne kadar komünizmden korktuk. Soğuk Savaş dönemi boyunca yanı başımızdaki büyük tehlike her an Doğu sınırımızdan içeriye sızıverecek Çernobil gibi bir tehlikeydi. Öylesine korktuk ki, Boğaz’dan geçen Rus gemileriyle irtibata geçilmesin diye Telsiz Kanunu ile korunduk. 1960’ların sonundan itibaren tüm 70’li yıllar boyunca güçlenen sol fikirler devletin kontrolü altında tutulmaya çalışıldı, zararlı neşriyat sayıldı. Şimdilerde ise İşçi Partisi’ne, komünist derneklere ve solculara kendi entelektüel dünyalarında haşarılık yapan çocuk muamelesi yapıyoruz. Peki biz kimden, niçin korkmuştuk?...

Çok partili hayata geçtiğimiz 1946’dan itibaren CHP ve DP sürekli komünistlikle suçladı birbirini. Dönemin siyasi partileri birbirini komünistlikle itham ettiği gibi gazeteci ve yazarlar da komünist oldukları için hapse girdiler. O dönemde komünistlik insanların sokaklarda birbirilerine öfkelendiklerinde kullanıverdikleri ağır ithamlardan biriydi. “Şerefsiz” ya da “ vatan haini” yerine “komünist” demek kâfiydi.

Bugün neredeyse zararsız sayılan komünizmin muhtemel yakın tehdit halini aldığı dönem, Millî Mücadele zamanıdır. Ankara’da toplanan Millî Mücadele kahramanları güneyde Fransızlara, batıda Yunanlara karşı bağımsızlık savaşı verirken, Türkiye’nin doğusunda yepyeni bir sistem zaferini çoktan ilan etmişti. Batı’ya karşı varlık mücadelesi verilirken emperyalizme başkaldırmış komünist rejimle geçici bir ittifak kurmak zaruri hâle gelmişti.

Milli Mücadele döneminde Sovyetler’in desteğini almak için 1920’de kurulan Türkiye’nin ilk siyasi partisi Türkiye Komünist Partisi’dir. O dönemde Ankara’da kızıl tepeli kalpaklar ve “yoldaş” hitabı oldukça popülerdi. Batı cephesinden peş peşe gelen iyi haberler neticesinde 1922 yılında Mustafa Kemal, Sovyet Rusya ile ve komünizm ile bağlarını koparmaya başlar. Böylece ulusal birliğe yönelik önemli iki tehdit bir arada bertaraf edilmiş olur: Emperyalizm ve Komünizm. Atatürk’ten sonra tek parti yönetimini devralan İsmet İnönü de, mevcut dış politikayı devam ettirir. II. Dünya Savaşı’nın ardından iki kutba bölünmüş dünyada Sovyet tehdidine karşı hür dünyanın yanında yer alıyor.

BATILILAŞMA KORKUSU: PEKİ NE DEĞİŞTİ?

Artık yepyeni bir korkumuz var. Prof. İhsan Dağı Cumhuriyetin başından beri hatta Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren hedef gösterilen Batı’ya en çok yaklaştığımız 2000’li yıllarda Batı karşıtlığının en çok kendini Atatürkçü olarak tanımlayan seçkinci Batıcılar tarafından yapıldığı kanısında. Dağı bu karşıtlığın AB’nin toplum yerine devleti çoğulculuğu gözeten, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygılı bir devlet biçimlendirmesi sürecinde oluştuğunu dile getirmekte.

Oysaki Batılılaşma uzun bir dönem boyunca devletin milletini biçimlendirme aracıydı. Geçmişini reddeden yeni siyasal düzenin temel taşlarıydı Batılı değerler. Yalnızca onlar mı? Kılık kıyafetten adab-ı muaşeret kurallarına, bilim ve sanattan dinlenilen müziğe kadar pek çok alanda devletin vatandaşlarına belli bir hayat tarzına zorladığı bir dinamikti. Ekonomik ve toplumsal hayata ilişkin hemen hemen her düzenleme Batı’nın yasa ve kurumlarına uygun şekilde tepeden inmeci bir anlayışla yerine getiriliyordu.

Bugün ise bir zamanların fanatik Batı taraftarları, saf değiştirmiş durumda. Batı’nın AB yoluyla üzerimizde egemenlik kuracağını düşünüyorlar. Kürt meselesini de, ılımlı İslam’ı da başımıza saran Batı değil miydi zaten?

Peki, ne değişti? Dağı’ya göre Avrupa Birliği sürecinde Batılılaşma, toplumun devleti denetlediği demokratikleştirici bir içerik kazandı. Devletçi seçkinler, ilk defa, Batılılaşmanın kendi iktidarlarını ve imtiyazlarını sarsmaya başladığını gördüler. Yani Batılılaşma, toplumu denetlemenin bir aracı olmaktan çıktı, toplumun devleti demokratik bir değişime zorladığı yeni bir dinamik oldu.

SON MODA KORKU: DARBE KAPIDA MI?

Çeşitli defalar tanık olduğumuz darbe gerçeği, son günlerde korkuya dönüşüyor. Darbe tehlikesi, ne zaman biri düğmeye basacak ve patlatıverecek diye korku ile beklediğimiz uzaktan kumandalı mayınlar gibi tuzaklardan biri artık. Zira cumhurbaşkanlığı krizi ile tırmanan, sivil anayasa ile zirveye tırmanan siyasi ateşin ancak bir askerî müdahale ile söndürüleceği gibi bir izlenim kasıtlı olarak veriliyor.

Dindarlık-laiklik eksenindeki kutuplaşma ile gidilen genel seçimlerde, sandıktan birincisi yönünde irade çıktığı takdirde yeni bir darbenin kapıda olacağı korkusu pompalanmadı mı? CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, verdiği bir mülakatta “Yeni siyasi anlayışımız siyaseti, Cumhuriyet’i, demokrasiyi savunmayı herkesin işi, görevi haline getirmeyi amaçlıyor.” diyor ve topluma adeta askerî darbeyi gösterip, CHP iktidarına razı etme taktiğini açıklıyor: “Bir askeri müdahale istemiyorsak tüm toplum cumhuriyet muhafızı gibi siyasal rejimi korumalıdır.”

Bu seferki korkunun, diğerlerinden farklı olarak toplumsal hafızamızda capcanlı bir karşılığı var. Ama dayanaksız... Yalandan olsa da demokrasi önderliği yapanların, toplumu bu kez de darbe tehlikesi ile korkutmasına “demokrasi elden gider” söylemiyle tehdit etmesini bir ‘gelişme’ olarak kabul edip buna sevinmek en iyisi görünüyor.

Belgin Yazıcı
Logged
melihist
Evrensel Gözlemci
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 35


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #47 : Eylül 27, 2007, 03:19:09 ÖS »

İki film gelir aklıma hep. bu korkulardan dem vurulucna. biri 1984 diğeri V for Vandetta..

(her bu ikisi geldikten sonra da şunu derim kendime  yahu ben bu mevzulara dair başka filmlerde izledim bir ara geniş bir listesini çıkarayım. Daha nasip olmadı Dil çıkaran
Logged
denizbuga
Newbie
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 32



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #48 : Eylül 28, 2007, 11:48:32 ÖÖ »

yani yasa çıksa ve türbanlı öğrenci sayısı bugünkü sayısının beş katına çıksa ne olurki? burda insanların ne şekilde türbanı seçtikleri önemlidir. Birileri zorla birilerine örtüyü geçiriyorsa yanlış. birileri sırf bir yerlerden nemalanmak için başına örtüyü geçiriyorsa yanlış. Aynı birilerine ya inancından (yanlış ya da doğru inanç farketmez)ya da eğitim hakkından vazgeç denmesi gibi yanlış. Ben bir dönem olan serbestlikten bahsetmişim siz sayın arkadaşım bana üniversitelerde öldürülenlerden bahsetmişsiniz. iyi güzel ama bu bir kanunuszluktur ve cehaletin örneğidir. Bunun mevzu ile ne alakası var. Pardon şu an birileri birilerini diyelim ki bir yerlerde öldürmüyor, bununla halihazırdaki başörtüsü yasağının ne alakası var? Eğer bugün sırf dini nedenlerden dolayı birileri birilerini öldürecek diye endişeniz varsa, bugün itibari ile bu işin yapılması için potansiyel neden olarak addedilebilecek şeyler bile var. (vay sizin gibiler bizim bacılarımızı neden okula almıyorsunuz felsefesi mesela.) Ben heryerin bizim okulumuz gibi olduğunu düşündüğüm için o örneği vermedim zaten. Sadece bu okulda kısmi bir serbestlik varken kim kime baskı yapmış dedim. Ve şu sonuca varmış olmanızı ümit ettim. Demekki başörtüsü serbestisi insanlarda baskı yapma güdüsünü uyandırmıyor. Olaki baskı var bu baskının neden bu serbesti değil başka birşeydir.(mesela cehalet) demenizi beklerdim açıkcası.
--Türban meselesinde sorun türbanın dini ve siyasal bir simge olup olmadığı meselesidir. Yoksa kimsenin dinine karışan yok. Cuma namazı çıkışlarında Beyazıtta yüzlerce başı türbanlı elinde kur'anla mitingler yaparlarsa birileri de çıkıp bunun bir simge olduğunu söyler, haklı olarak. Verdiğim işkence örneğinin de o kadar açık bir ilişkisi var ki bu konuyla. "Mahalle Baskısı" vardır yoktur diye süregelen tartışma. Mahalleden sanırım herkes içinde yaşadığımız mahalle dsanıyor. Peki okul çevresi, içinde bulunulan sosyal çevrede aynı tabir içerisine girmez mi? Tabiki girer. Mahalle Baskısı yerine Sosyal Baskı denmesi daha uygun olurdu ama gazeteciler haklı olarak daha anlaşılır bir dil kullanmak istedikleri için bunu seçtiler. Ancak verdiğim örnek , mahalle baskısı olmayacak diyenlere cevaptır. Bu ülkede milliyetçi baskılarda dini baskılarda devlet baskısı da yaşanmış ve yaşanmaktadır.


Dp döneminin meşhur lafı değil mi siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz:) bu cümle doğru yanlış ayrı mevzu. Peki kim isterse hilafet gelir ya da kim istemezse hilafet gelmez. ya da kim isterse demokrasi gelir ya da kim istemezse gider. ya da kim isterse cumhuriyet gelir ya da kim isterse gider. Ya da kim isterse şeriat gelir ya da kim istemezse gelmez. Yani burda bütün sahip olduğum düşüncelerden soyutlamaya calışıyorum kendimi ve bu sorulara cevaplar arıyorum. Kimdir bu memlekette hakimiyetin sahibi? Bunu düşünüyorum. ( ve gelecek cevapları az çok tahmin ediyorum. göbek kaşıtma bu sıralar moda)

--Evet, egemenlik milletindir ama sorduğun soruların cevapları bellidir. Bu ülke yazıldığı gibi laik demokratik sosyal bir hukuk devletidir. Halk isterse bunu değiştiremez. Resmi dili Türkçe,Bayrağı .... Bunları halk isterse DEĞİŞTİREMEZ.

Ve bazı şahısların dinlenilip dinlenilmediğinden bahsetmişsiniz. ODTÜ rektörü, barolar birligi başkanlıgğı ve sn çetinkaya galiba. Çok güzel birikimli insanlar olduğunu düşündüğüm insanlar. En azından konuştuklarında birilerinin kulak kabartacağı şahsiyetler. Ama lütfen çizgilerimizi kendimiz belirleyelim. İnsanların dediklerini dinleyelim(duyalım anlamında)ama sorgulayalım üzerine düşünelim. Ve mümkünse kendi içselliğimizde eritelim. Yoksa fanatikleşebiiriz. Ve fanatiklik sağlı sollu, ortalı kenarlı, üstlü altlı(başka ne kadar şey varsa) bize fayda sağlamaz.

---Ben bu kişileri örnek olarak verdim. Neyin örneğiydi? Bir de şu insanlar okunup dinlensin, acaba söyledikleri kulağa nasıl geliyor? Benm fikirlerim de aşşağı yukarı bu insanlarınkiyle örtüşüyor. Onun için örnek verdim. Çizgimi onlar belirlesinler diye değil.

böyle işte. neyse hafiften bir yazı daha kopyalayasım var bu mevzulara dair.. bugünlerinde damarlarımıza zerk edilen korkulara dair.
Logged
denizbuga
Newbie
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 32



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #49 : Eylül 28, 2007, 11:54:20 ÖÖ »

Bu uzunca yazı da insanların gazını almaktan başka bir şey değildir. Siz gömün kafanızı kuma, bişi olmaz bize. Biz kimseye benzemeyiz.vs vs  Sanki bu ülke sayılan bu korkular yüzünden sayısız acılar çekmemiş gibi. Bu ülekinin 20 yaşında insanları öldürülüp kimileri diri diri yakılmamış gibi. Korkmayın, bişey olmaz!
Logged
melihist
Evrensel Gözlemci
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 35


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #50 : Eylül 28, 2007, 08:45:58 ÖS »

Eğer geldiğimiz şu günlerde illaki bir mahalle baskısının ya da sosyal baskının olacağından söz ediliyorsa, bu baskı bir grup tarafından bir gruba illaki yapılacak diye endişe duyuluyorsa ve bu maddenin kanunudur gibi telakki ediliyorsa, bugüne kadar bu baskı var mıdır yok mudur buna bakmak lazım. Sonuç itibari bugün baskı yapacağı düşünülen bir takım insanlar varsa, (ki memleketi yerinden oyntacak kadar büyük bir grup olduğu düşünülüyor) bugüne kadar bunun oluşmama nedeni acaba nedir? Bu insanların bugüne kadar bir şekilde bastırılmış olması mıdır? (devletten çekinmişlerdir gibi bir tez süreceksek eğer şunu sorarım bu nasıl devlettir ki bu kadar çok insanına bu baskıyı reva görmüştür.Yok eğer bir grup insandır sayıları çok değildir diyeceksek neden bu kadar şiddetli bir mahalle baskısı olacağı düşüncesindeyiz. Azıcık insan grubu ne yapabilir ki?)


Ayrıca okullarda insanların birbirlerini darp etmesi mevzuları ülkemizde artık bir kaç münferid olaydan daha öteye geçememektedir. Bizim de bir sürü tanıdıklarımız var okullarda, artık o tarz cahilce şeyler yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Ki uzun zamandır da bu tarz mevzular var mıdır
o da ayrı mevzu, olsa idi medya kuruluşları bu haberlerden geri durmazdı.
20 yaşındaki insanlar birbirini öldürmemesi için farklı fikirleri aynı çatı altına sokmamak mıdır çözüm. Bence bu 20 yaşındaki insanları fikirlere saygılı ve düşünmeyi becerebilen gençler olarak yetiştirsek de bu sorunu çözsek daha hoş olmaz mı?


Ayrıca orda halkın istese bile değiştiremeyeceği şeyleri saymışsınız. Benim sorum zaten bunların böyle olacağına kimin karar verdiğidir bu ülkede. (böyle bir değişimin olacağı da yokturya gerçi)Sağolasın kimin bu değişiklikleri yapmada yetkisi olmadığını söylemişsin de kimin buna yetkisi olduğunu söylememişsin..



Ayrıca kopyaladığım o uzun yazı neden bazılarının kafalarını kuma gömmelerini sağlarken, bir önceki iletinizde verdiğiniz isimlerin yazıları yada demeçleri neden kafaları kuma gömdürmüyor?

Amacım burda şu mesajları veren yazılar iyidir öbürleri kötüdür demek değil. Sadece amacım gerçekten eşit mesafede durabiliyor muyuz yazarlara ve yazılara karşı? Acaba neden ben bu kopyaladığım yazıyı beğenirken başka bir yazıyı beğenmiyorum? Ben bunları düşünüyorum ve ümit ediyorum ki bu okulda okuyan herkes okudukları hakkında düşünüyorlardır.

Tek beklentim vardır, o da önce fikir sahibi olup sonra hep o fikri destekleyen yazıları, fikirleri takip etmememizdir. Fikrimizin tam tersi doğrultusunda hatta inancımızın bire bir zıttı olan şeyler hakkında acaba doğruluk payı var mı diye düşünebiliyor muyuz? Bunu ciddi ciddi düşünüp de hala kendi fikrimizin doğruluğunu kendimizce ispat edebiliyorsak ne âla.





Logged
Sayfa: 1 2 3 [4]
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer:  



-